hadis-mi-degil-mi-21

İçtihat Niçin Vardır?

İctihadın Bâis-i Tevellüdü> İzmirli İsmail Hakkı
Sebilü’r-Reşad Sayı 297. Sayfa 190-195. Sadeleştiren: Abdullah Küskü/ Daru’l-İlim

Soru: İçtihat örfe uyum sağlamak için mi gelişmiştir?

Cevap: Dilimize fazlasıyla pelesenk olan bir kelimedir içtihat. Yalnız içtihat kelimesinin fıkhî manası, olması gerektiği gibi anlaşılmamıştır. Kimi içtihat ile kıyası bir sayar, kimi de içtihat örfe uyum sağlamak için doğmuştur, der. Konumuz müçtehit ve müçtehide terettüp eden hükümlerin dışında olduğundan ve önceki makalelerinizde örfün ne olduğu anlatıldığından burada bunlardan sarfı nazar edeceğiz. Burada sadece konumuza müteallik içtihadı, gerekli kaidelerini, kıyas ile arasındaki farkı, doğuş sebebini ve bazı fıkhi meselelere tatbikini açıklayacağız.

İlk olarak: Fıkıh usulü kitaplarında anlatıldığı üzere içtihat lügatte: Meşakkatli olan bir şeyi elle geçirmek hususunda gücü kullanmaktır ki buna bezl-i makdür (elden gelen çabayı göstermek) denir.

Fıkıh ıstılahında ise: Fakihin zanni olan şer’î bir hükmü elde etme konusunda tüm anlayış gücünü sarf etmesidir. Şer’î hüküm kaydı ile aklî, hissî, örfî vs. hükümler dışarıda kaldığı gibi zanni kaydı ile zaruriyâtı dîniyeden olan zekâtın farziyeti, zinanın haramlığı gibi hükümler dışarıda bırakılmış olur. Gerçekte akli, hissi ve örfi hükümlerde çaba sarf etmek de içtihat ise de bunlara fıkhi içtihat denilmez. Fıkhi içtihat şer’î hükümlere mahsustur.

İçtihat, farz-ı ayın, farzı kifâye ve mendup olduğu gibi haram da olabilir. İçtihat iki durumda farz-ı ayın olur:

Müçtehit (bir meseleyle) amel etmeye mecbur kaldığında kendi hakkında içtihadı farz-ı ayındır. Çünkü müçtehidin ne kendisi ne de bir başkası hakkında, birini taklit etmesi caizdir.
Bir hadise meydana gelir ve kişi o hadise hakkındaki şer’î hükmü bir başkasına sorma imkânını bulamasa ve hadisenin aciliyetinden endişelenirse, o halde kişinin içtihatta bulunması vacip olur.
İçtihat iki durumda farz-ı kifâye olur:

Herhangi bir hadise meydana gelir, aciliyetinden korkulmaz ve bu hadise hakkındaki şer’î hükmün müçtehitlere sorulma imkânı bulunursa. Ki bu durumda müçtehitlerden birinin gereken hükmü vermesi içtihadın farz olmasını kaldırır. Müçtehitler cevap açık olduğu halde susarlarsa günahkâr sayılırlar. Yok, eğer cevap açık değilse susmalarından ötürü mazur sayılırlar. Fakat yine de kendilerinden meselenin cevabı istenebilir ve doğru hükmün ortaya çıkışına dek cevabın farziyeti devam eder.
Hükmü araştırmakta aynı konumda olan iki müçtehit kâdı arasında hüküm deveran ederse içtihat her ikisine de farz olur. Müçtehitlerden birinin, mesele hakkındaki hükmü vermesi durumunda ise içtihadın farziyeti kalkar.
İçtihat iki durumda da mendup olur:

Müçtehidin, henüz vuku bulmamış bir hadisenin hükmünü öğrenmek için, kendisine sual yöneltilmediği halde içtihatta bulunması.
Müçtehidin, henüz vuku bulmamış bir hadise hakkındaki sorunun cevabında içtihat etmesidir.
(Haram olan içtihat)

Hakkında nas ve icma’ gibi kesin bir delil bulunan bir meselede yapılan içtihat ise haramdır. Haram olan içtihat gerçekte içtihat olmadığından –ki içtihadın taksimine de dâhil değildir- Keşf-i Pezdevî’de de[1] kendisinden bahsedilmemiştir. Fakat et-Tahrir’de[2], Müsellemü’s-Sübüt’de[3] istitrat kabilinden zikredilmiştir.

Nebî Zîşân Sallallahü Aleyhivesellem Efendimiz Hazretlerinin dünya maslahatlarına, savaş taktiklerine vs. işlere müteallik konularda içtihatta bulunması caizdir. Bu hususta usul âlimleri icma’ etmişlerdir. Fakat şer’î hükümler ve dini işlerde, hakkında nas bulunmayan meselelerde Nebi’nin (a.s.) içtihadının cevazı hakkında muhtelif görüşler vardır.

Şöyle ki:

Görüş: Nebi’nin (a.s) vahyi beklemeksizin, içtihadı mutlak olarak caizdir. Usulcülerin çoğunun, İmam Malik, Ebu Yusuf, İmam Şafii, Ahmed’in ve ehl-i hadisin çoğunun görüşü budur.
Görüş: Nebi’nin (a.s) vahyi beklemek şartıyla içtihadı caizdir. İmam Âzam Ebû Hanife ve Muhammed’in görüşü budur. Hanefi fakihlerin tercih ettiği görüş de budur.
Nebi Zîşân Efendimiz bir hâdise meydana geldiğinde öncelikle vahyi bekler. Eğer hâdisenin aciliyetinden endişe ederse ve o konuda kendisine vahiy de gelmemiş ise içtihat ederdi. Nebi Zîşân Efendimiz Hazretleri içtihat eder ve içtihadı üzerine karar kılarsa, bu, içtihadının sıhhatine kesin bir delil sayılır. Çünkü Nebi Aleyhissalatüvesellem hata üzerine karar kılmaz. Bundan dolayı diğer müçtehitlerin içtihadına muhalefet caiz olduğu halde Nebi Aleyhissalatüvesellem Efendimizin içtihadına muhalefet caiz değildir. Ve işbu içtihada vahyi batın derler.

3. Görüş: Nebi’nin (a.s) içtihadı caiz değildir. Mûtezile ve Eşarîler’in çoğunun görüşü budur.

4. Görüş: Nebi’nin (a.s) içtihadı ancak savaşa dair meselelerde caizdir. Bu görüş Ebu Ali el-Cübbâi’den aktarılmıştır.

5. Görüş: Hiçbir şeye kesin bir şekilde karar vermeden tevakkuf etmektir. Kâdı Ebu Bekir el-Bâkıllani ile Ebu Hâmid el-Gazzâli’nin görüşü budur.

İçtihadı Nebi (a.s) caiz olunca hata ihtimali de caizdir.[4] Ancak kendisine uyarı yapılacağından hatada karar kılmaz.[5] Nebi’nin (a.s) içtihadında hata edebileceği “niçin onlara izin verdin” (Tevbe, 43) ayeti kerimesi ve “lev istakbeltü min emri mestedbertü/ şuan bana zahir olan önceden zahir olsaydı”[6] hadisi şerifi ile hata üzerine karar kılmayacağı ümmetin icmâı ile sabittir.

Asr-ı saâdette müçtehit sahabenin içtihadının caiz ve sabit olup olmadığı hakkında ihtilaf edilmiştir. Bir gruba göre sahabenin içtihadı caiz değildir. Ancak ulemanın çoğuna göre asr-ı saadette sahabenin içtihadı caizdir.

İçtihadın caiz olduğunu söyleyenler de ihtilaf içerisindedirler:

Sahabenin içtihadı Peygamberimizin (s.a.v) hem huzurunda hem de gıyabında caizdir. Ulemanın çoğunun görüşü budur. Bu görüş İmam Muhammed’den de nakledilmiştir. Ayrıca Kâdı,[7] Gazzâli, Râzi ve Âmidî’nin seçtikleri görüş de budur.
Sahabeden sadece vali ve kâdı olanlar, Rasûlullah’ın (a.s) yanında olmadıkları zaman içtihatta bulunabilirler.
Sahabenin içtihadı ancak özel izinle caizdir.
Asrı risâlette sahabenin içtihadının caiz olduğunu söyleyenler ayrıca içtihadın meydana geldiğinde de ihtilaf içerisindeler:

Sahabenin içtihadı Rasûlullah’ın (a.s) huzurunda ve huzuru haricinde gerçekleşmiştir. Âmidi ile İbn Hacib’in tercihleri budur.
Sahabenin içtihadı hiç meydana gelmemiştir. Ebû Ali el-Cübbai ile Ebû Haşim’in görüşleri budur.
Sahabenin içtihadı Rasûlullah’ın (a.s) huzurunda gerçekleşmemişse de Rasûlullah’ın (a.s) gıyabında gerçekleşmiştir. Kâdı, Gazzali ve İbn Sabbağ’ın görüşleri budur. Ebu’l-Meâli de bu görüşe meyyaldir. Ayrıca fukahâ ve mütekellimin çoğundan nakledilen de bu görüştür.
Seçilen ve tercih edilen ilk görüştür. Nitekim Buhari’nin tahricine göre Nebi Zîşân Efendimiz Sallallahü Aleyhivesellem Hazretleri Sa’d bin Muaz’a Beni Kureyza hakkındaki hükmünü vermesini emir buyurmuş, o da; savaşanlarının öldürülmesine, çocuklarının da esir edilmesine hükmetmiş, bunun üzerine Fahri âlem Efendimiz Hazretleri “Onlar hakkında Allah’ın hükmüyle hükmettin” buyurmuştur. Aynı şekilde Buhari’nin tahricine göre Huneyn gazvesinde Ebu Bekir Sıddık (r.a) Rasûlullah’ın (a.s) huzurunda içtihat etmiş, Hakîmü’l-Enbiya Efendimiz Hazretleri de Hazreti Sıddık-ı Âzamın içtihadını tasvip buyurmuştur. Aynı şekilde Ebu Davud ve Nesâi’nin tahriclerine göre Hz. Ali -Allah onun yüzünü ak etsin- Yemen’de iken bir çocuk hakkında içtihatta bulunmuş, bu içtihat Nebi-i Efham Efendimiz Hazretlerine ulaşmış, -İmam Ahmed’in tahricine göre- Fahri âlem Efendimiz Hazretleri de “bu mesele hakkında Ali’nin dediğinden başkasını bilmiyorum” buyurmuştur.

Bir içtihat diğer bir içtihatla nakzedilmiş (geçersiz kılınmış) olmaz. Bilakis nakz da bir içtihattır. Aksi takdirde bu ikinci içtihada da nakz yöneltilmiş olursa teselsülen içtihatlar nakz edilmiş olurlar. Böyle bir şeyin vukuu ise hâkim atama maslahatını ortadan kaldırmış olur. Çünkü hâkim atamaktan maksat tartışmaları bitirmektir. Hâlbuki bu durumda hükümlere imtisal kalmaz. Buna binaen icma’ ile hâkimin verdiği kararlardaki içtihat, içtihatla nakz olunmaz denilmiştir.

İkinci olarak: Önceki makalemizde açıkladığımız üzere, kıyas başka içtihat başkadır. Kıyası inkâr edenler içtihadı inkâr etmezler. Bu konuda ana kaynaklardan üçüncü manaya [içtihatla kıyas arasındaki fark] göre olan nasları getirelim.

Hanefilerin meşhur usulcülerinden Abdülaziz el-Buhâri’nin Keşf-i Pezdevî’sindeki açıklamalarına göre, âlimlerin büyük bir çoğunluğuna göre içtihat kıyastan umumidir. Kıyas içtihatsız olmaz. Ama içtihat kıyassız olabilir. İçtihat kıyasla veya kıyassız fark etmez, doğruyu bulmak için var gücü sarf etmektir. Mutlakı mukayyede hamletmek, âmmı hâs ile tahsis etmek ve benzeri şeyler içtihat konusunun içerisindedir, kıyas konusuna girmez. Sadece İbn Ebî Hureyre kıyas ile içtihadı bir sayar.
Hanefi usulcülerinden Abdulali Muhammed bin Nizâmuddin el-Ensâri’nin Fevâtihi’r-Rahamut’daki beyanına göre rey ile içtihat kitap ve sünnette bulunur. (Lafızların) vuzuh kısımlarından zâhiri, hafa kısımlarından müşkili tevil etmek vs. gibi şeyler içtihattır, fakat kıyas değildir.
Şafii fakihlerin büyüklerinden Ebu İshak Şîrâzi de el-Luma’da içtihat kıyastan umumidir, der.
Şafii usulcülerin büyüklerinden Ebu Hâmid el-Gazzâli el-Mustasfa’da ve Maliki usulcülerin büyüklerinden İbrahim eş- Şâtıbi Muvâfakat’ında tenkih-i menat ile tahkik-i menat[8] hükmünü kıyastan ayırırlar.[9] Geçen haftaki makâlemizde açıkladığımız üzere Zahiriyye, İmamiyye ve İbadiyye [mezhepleri] kıyası inkâr ettikleri halde içtihadı kabul ederler.
Üçüncü olarak: Zerkeşî’nin tahkik ettiği üzere Cenabı Ehkamu’l-Hâkimin şer’î hükümlerin tamamı üzerine kat’î deliller tayin etmemiş, bilakis mükellefler hakkında genişlik maslahatına binaen hükümlerin delillerini zannî kılmıştır. Şer’î hükümlerin tamamında kat’î deliller kaim olmuş olsaydı mükellefler tek bir mezhebe bağlı kılınacaklardı. Bu ise kolaylığa ve imkâna münâfidir. Din kolaylık ve suhulet; şeriat son derece geniş bir rahmettir. Buna binaen zannî deliller şer’î hükümlerde muteber olmuştur. Kat’î delili bulunmayan, amelî olan şer’î bir hüküm müçtehedün fih olur. İçtihadî mesele, kat’î delili bulunmayan bir fıkıh meselesi demektir. Bir fıkıh meselesi hakkında kat’î bir delil belirlenmemişse o mesele içtihat meselesidir ve o meselenin şer’î hükmü içtihatla açıklanır. Böylelikle içtihat sadece, kat’î bir delili bulunmayan şer’î bir meselenin şer’î hükmünü beyan etme ihtiyacından mütevellittir. İçtihatta yegâne örfün bir tesiri görülmez. Kat’î delil bulunan meselede içtihat vuku bulmayacağından ihtilaf da zuhur etmez. Kat’î delili bulunmayan meselelerin hükmü içtihat yoluyla bilineceğinden ve her müçtehidin rey, nazar ve içtihadı diğer müçtehidin rey, nazar ve içtihadına muhalif olabileceğinden içtihattan dolayı ihtilaf vaki olmuştur.

İçtihattan dolayı ortaya çıkan fıkhî ihtilaflar bidat ve dalaleti gerektirmez ve muhdes de değildir. Bilakis Bedir gazvesinde, Beni Kureyza seferinde ve Hudeybiye antlaşmasında vuku bulan ihtilaflardan anlaşılacağı üzere, asr-ı celîl-i risalette dahi fıkhi ihtilaflar vaki olmuştur. Sahabe-i güzînin ilk günlerinden itibaren de cereyan edegelmiştir. Sıddık-ı Âzâm devrinde dini bir hükümde ihtilaf karar kılmamıştır. Fâruk-i Ekber devrinde ise dini bir hükümde ihtilaf karar kılmışsa da görüşlerin farklılığından kaynaklanan eleştiri ve kınama meydana gelmemiştir. Zinnûrayn zamanında dini hükümdeki görüş farklılıklarından dolayı eleştiri ve kınama olmuş ise de Müslümanlar arasında kan akıtma meydana gelmemiştir. Haydâr-ı Kerrar döneminde görüş farklılıkları kan akıtmaya sebebiyet vermiştir.

Asr-ı celîl-i risalette, açık naslar ve kat’î icma’ gibi kesin delillere müstenit olan farzlar, akitler, şer’î hükümler ve herkese alenen açıklanan mühim işlerde içtihada ve ihtilafa mahal yoktur. Ancak bunların fer’î meseleleri ve tafsilatı ise haklarında kat’î deliller tayin edilmediği için içtihat, ihtilaf ve nizâ mahallidir.

Örnek olarak: Namaz abdestinin su ile sahih olması mutttefekun aleyh, diğer sıvı şeyler ile cevazı ise muhtelefun fihtir. Şarabın haramlığı konusunda icma’ bulunuyorsa da necaset olması hususunda ihtilaf vaki olmuştur. Başı mesh etmenin abdestin rukünlerinden olduğunda icma’ varsa da meshin miktarı konusu muhtelefun fihtir. Cuma namazının farz olduğunda ittifak, sultanın iznine bağlı olmasında ise ihtilaf vardır. Bayram namazının meşruiyeti muttefekun aleyh, vucubu ise muhtelefun fihtir. Faizin haramlığı üzerinde icma’ vardır, fakat ‘ribe’l-fadl’da ihtilaf meydana gelmiştir. Temiz olan malların satımı icma’ ile sahihse de köpek, içki ve dışkı gibi bizzat kendisi necis olan malların satımında ihtilaf vardır. Nikâhın meşruiyeti üzerinde icma’ edilmiş, akdi esnasında şahitlerin bulunmasında ise ihtilaf vuku bulmuştur. Hür insanın şahitliği ittifakla makbul, kölenin şehadetinin kabulu ise muhtelefun fihtir. Burada saymadıklarımı da bunlara kıyas edin!

Dördüncü olarak: Fıkıh meselelerinde içtihadın nasıl cereyan ettiği bilinsin diye birkaç örnek gösterelim:

1) Mesele: “وامسحوا برؤسكم/Başlarınızı mesh edin” (Maide, 6) nazm-ı celîli mesh hakkında kat’î olduğu halde farz olan miktar hususunda kat’iyet bildirmez.

Hanefiler: Kitap mücmeldir[10], kâkülü mesh hakkında varit olan hadisi şerif mücmeli beyan eder. Böylelikle farz olan mesh miktarı “başın bazısını meshtir” demekle içtihat ederler. Hanefilere göre başın dörtte birini ya da üç parmak miktarını mesh etmek farzdır.

Şafiiler: Kitap mutlaktır, ب/ ba, ba’ziyyet bildirmek içindir. Bundan dolayı “farz olan miktar baş ismi verilen şeyin en azını meshtir” şeklinde içtihat ederler. Şafilere göre farz olan, sınır tayin edilmeksizin başın bazısını mesh etmektir.

Malik: ب / ba, sıladır/zaittir, “başın hepsini mesh farzdır ve bu konuda hadisi şerif de vardır” şeklinde içtihat eder. Malikilere göre “kaplama mesh farzdır”. Malikiler bu konuda ihtilaf etmişlerdir: meshin yeterli miktarı bir kısmına göre başın 2/3, diğer bir kısmına göre 1/3 dir.

Ahmed: En zahir rivayete göre Malik gibi içtihat eder ve “kaplama mesh farzdır” der.

Hasan Basri: “Ekser için küllün hükmü olduğundan başın çoğu kısmını mesh etmek farzdır” şeklinde içtihat eder.

2) Mesele: Çocuk ile delinin zekâtını vermesinin gerekliliği hakkındadır:

Hanefiler şöyle içtihat ederler: Zekât ibadettir, tekliftir, bu ise teklif şartlarını haiz olan ihtiyar-ı kâmil/akıl ve buluğ ile hâsıl olur. Çocuk ve deli mükellef değildir.

Hanefilerin bu içtihadı sahabenin yedi fakihinden Hz. Ali kerremellahü vecheh ile İbn Abbas radıyallahü anhın içtihatlarına muvafıktır.

İmam Şafii şöyle içtihat eder: “Zekât malî yükümlülüklerdendir, her malî yükümlülük onlar üzerine vacip olduğundan zekât da üzerlerine vaciptir. Edasını ise velisi onlar adına yapar. İmam Şafii’nin bu içtihadı sahabenin yedi fakihinden İbn Ömer ve Aişe radıyallahu anhın içtihatlarına uygundur.

3) Mesele: Ma’kil bin Sinan’ın Berva’ binti Vâşik hakkında rivayet ettiği hadisi şerif Hz. Ali el-Murteza radıyallahu anhe ulaşmış ise de Hz. İmam bu rivayeti kabul etmemiş, İbn Mesud radıyallahu anh ise hadisi şerife uygun bir şekilde içtihat etmiştir. Hadisi şerif gereğince mehri tayin edilmediği halde kocası vefat eden kadına mehrin verilmesine hükmetmek gerekir. Bu konuda İmam Âzâm ile İmam Şafii farklı içtihatlarda bulunurlar:

İmam Ebu Hanife: “Ölüm ile cinsel ilişkinin her ikisinde iddet vacip olduğundan ölüm cinsel ilişki gibidir. Kişinin mehri akit ile vacip olup cinsel ilişki ile pekiştiği gibi ölüm ile de pekişir. Çünkü ölüm ile nikâh son bulduğundan üzerinde akit yapılan şey teslim edilmiş sayılır ve iddet vacip olur. Burada üzerine akit yapılan şey de vatı’dır.” şeklinde içtihat eder. Bu şekilde hadisi şerif ile amil ve mehr ile hükmetmiş olur.

İmam Şafii: Hz. Ali kerremallahü vechin reddini nazarı itibara alır ve hadisi şerif ile amel etmez. Böylece bu meselede Ali el-Murtaza radıyallahu anh gibi mehri vermemekle hükmetmiş olur.

4) Mesele: Fakihler şartlı alışverişte farklı şekillerde içtihat etmişlerdir:

Nehai, İbn Ebi Leyla, Hasan Basri, Şa’bi, İbn Cerir, Ebu Sevr gibi fakihlerin büyükleri Berire hadisi[11] ile amel ederler. Hadisi şerif mucebince alışveriş caiz, şart batıldır.

İmam Azam’ın üstadı Hammad ve İbn Şibrime [ise bu konuda] Cabir hadisi[12] ile amel ederler. Hadisi şerif gereğince şart ve alışveriş caizdir.

İmam Âzâm “Alışverişte şarttan nehy etti.” (Müsnedü Ebi Hanife[13]) Hadisi şerifi ile amel etmekle farklı bir şekilde içtihat eder. Şöyle ki: Berire hadisinde ibaha vardır. Ve “ibaha bildiren naslar nehy bildiren naslarla neshedilmiştir.” şeklindeki usul kaidesine binaen nehiy hadisi ibaha hadisine tercih edilmiştir. Cabir hadisindeki şart akdin aslında yoktur. Nehiy hadisi ise, alışveriş ve şartların bazılarına dairdir. Çünkü bazı rivayetler “satış ve seleften menetti.” (Tahâvî[14]) şeklinde varit olmuştur. Bu ise akdi yapanlardan birine fayda sağlayan şartlı alışverişlerden biridir. Nehiy hadisi: “Bir şeyi sattığında aldatma yok de!”[15] Hadisi şerifi (muhayyerlik hadisi) ile tahsis edilmiştir. Böylelikle nehiy hadisi, akit yapanlardan birine fayda sağlayan şartlardan biri ile yapılmış alışverişlerin fesadına dairdir.

5) Mesele: Ebu Hureyre’den muhtelif tariklerle rivayet edilen ‘musarrât’ hadisi hakkındadır:[16]

İmam Ebu Hanife, Muhammed, Eşheb, Irak ehlinden bir gruba ve kendisinden meşhur olan rivayeti nazarı itibara alaraktan Ebu Yusuf’a göre, bu hadis delil edinmeye elverişli değildir. Buna binaen musarrât, yani memesi şişirilmiş bir hayvanın memesinin şişirildiğini satın aldıktan sonra farkına varan müşteri hayvanı, hıyâr-ı ayıptan dolayı iade edemez. Yalnız noksânı ayıp olması dolayısıyla satıcıya dönebilir. Bu gruptaki görüş sahipleri şu şekilde içtihat ederler:

İlk olarak: Musarrât hadisi şartsız, ayıpsız, vasıf eksikliği olmadan alışverişin reddini gerektirir. Çünkü hayvanın memesini sütü için bağlamak ayıp değildir. Bu konuda müşteri muğterdir (aldanmıştır), fakat mağrur (aldatılmış) değildir.

İkinci olarak: “Harac tazmin suretiyledir” hadisini, Ebu Davud, Tirmizi, Nesâi, İbn Mâce ve Ahmed Müsned’inde, Hakim Müstedrek’inde rivayet etmiştir. Hadisi şerif mucebince harac, yani alışverişteki malların gullesi (geliri) tazmin mukabilindedir. Gelire, tazmin suretiyle istihkak hâsıl olur. Buna binaen müşterinin elinde oluşan süt mazmun değildir. Hâlbuki musarrât hadisi bu sütü mazmun kılar.

Üçüncü olarak: Süt mislî mallardandır. Mislî malların mislî mallarla tazmin edilmesi lazımdır. Bir şey misli ile tazmin edilemezse kıymeti ile tazmin edilir. Bir malın yok olması anında damânı udvânın[17] misli veya kıymeti ile takdir edilmesi icma’ ile sabittir. Musarrât hadisi malı (burada sütü) mislinin dışındaki bir şey ile (hurma ile) tazmin etmeyi caiz görür.

Dördüncü olarak: Tazmin edilen mal sadece az veya çok miktarı ne ise onunla tazmin olunur. Musarrât hadisinde ise süt az veya çok olsun bir sa’[18] miktarıyla tazmin edilir.[19] Bu açıklamalara binaen musarrât hadisi şeriat usullerine zıt olduğundan tevili gerekir.

Musarrât hakkında müşteri ile satıcı arasında anlaşmazlık meydana gelir. Nebi Zîşân Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimiz Hazretleri hâkim olarak değil, bilakis antlaşma meydana gelsin diye satıcıyı malını geri almaya davet eder. Fakat satıcı, müşterinin faydalandığı üç günlük sütten dolayı davete icabete yanaşmaz. Bu sebeple Peygamberlerin kâdısı Efendimiz Hazretleri (müşterinin) fazladan bir sa’ hurma vermesini söyler. Satıcı hayvanı ve hurmayı hakkında hâkim kararı olmasıyla değil, aralarında sulh meydana gelsin diye verilmiş bir karar dolayısıyla kabul eder ve parayı müşteriye verir.

Hadisin ravisi, bu durumu sulh değil de hâkim kararı zannettiğinden ve hadis naklinde mana ile rivayet caiz olduğundan hadisi, ibaresini zannı üzerine tertip etmek suretiyle nakleder.

Musarrât hadisi ile amel etmeyenler bir başka surette de içtihat eder ve musarrât hadisi mensuhtur derler.

Diğer taraftan Züfer, Leys, Şafii, Ahmed, İshak, Ebu Ubeyde, bir rivayete göre Malik ve İbn Ebi Leyla’ya göre musarrât hadisi mucebince müşterinin muhayyerlik hakkı vardır. Dilerse az ya da çok sağmış olduğu sütün bedeli olarak bir sa’ hurma veya bir sa’ hurmanın kıymeti ya da o beldenin örfüne göre bir sa’ azık ile birlikte hayvanı iade eder. Bu grubun savunucuları ise şu şekilde içtihat ederler:

İlk olarak: Musarrât hadisi şeriat usulüne muvafıktır. Çünkü musarrâtta aldatılma muhayyerliği vardır. Aldatılma, müşteriye dönüş hakkı verir. Müşteri o özelliğin (sütlü olmak) bulunmadığını bilmiş olsaydı parasını verir miydi? Satıcının aldatma eylemi ile alışverişi gerçekleştirmesi pek büyük bir haksızlıktır. Yüce şeriatımız bundan beridir.

İkinci olarak: Hayvanın memesini sütü için bağlamak ayıptır. Müşteri hayvanı sağdıktan sonra onu, düşündüğü şeye muhalif bulduğundan kendisi için muhayyerlik hakkı doğar. Peygamber Zîşân Efendimiz Hazretleri pazara gidip asıl fiyatını öğrenmeksizin malını satanlar için muhayyerlik hakkı vermiştir.

Üçüncü olarak: Musarrât hadisi tazmin hadisinden daha sahihtir. Tazmin hadisi musarrât hadisine nasıl muarız olabilir ki? Maamafih aralarında teâruz yoktur. Çünkü harac gelirin ismidir. Süt gelir diye isimlendirilmez.

Dördüncü olarak: Süt cinsini kendi cinsi dışındaki bir şeyle tazmin etmek adalete son derece uygundur. Memedeki süt korunmuş olup bozulmaya maruz kalmadığından kendi cinsi ile tazmin etmek mümkün değildir, fakat süt sağıldıktan sonra ekşilik ve bozulmaya maruz kalır. Memedeki sütü kaba sağılan süt ile tazmin haksızlıktır. Yüce şeriat bundan beridir.

Sütün kıymetinin belirlenmesi şekli kabul edilse akit yapan taraflar arasında anlaşmazlık vuku bulur. Şâri-i Âzam Peygamberimiz anlaşmazlığı ortadan kaldırmak için süte en yakın olan şey ile sütü takdir etmiştir. Hurma da süt gibi Medine ehlinin azığıdır. Her ikisi de gıda maddesidir. Her ikisi de ölçülebilir. Uğraşmadan ve bir şey yapmadan ikisi de azık olabilir. Nebi Zîşân Efendimiz Hazretleri anlaşmazlıkları kaldırırken anlaşmazlığa sebebiyet veren şeyi kaldırmaya pek fazla arzulu biriydi. Musarrât alışverişi sütün kıymetini bilenin bulunmadığı badiye, karye ve mahallelerde meydana gelir, sütün az ya da çokluğundan ötürü anlaşmazlık baş gösterir ve süt de telef olurdu. İşte bu anlaşmazlığı gidermek için şer-i şerifin ortaya koyduğu uygulama bir sa’ hurmadır. Bu mezhebe göre hurmanın her beldede azık olabilmesi de içtihat meselesi olup tartışılan konulardandır. İlim ehlinden bazısına göre her yerde hurma verilir. Şafiî ve Hanbelîlerin çoğunun mezhebi budur. Ehl-i ilimden bir kısmına göre de her beldenin azığından bir sa’ miktarı verilir. Rûyani ile Ahmed bin Hanbel’in bazı talebeleri ve bazı rivayetlerde İman Malik bunu tercih etmiştir. İbn Kayyim: “Sahih olan bu görüştür” der.

Musarrât hadisinde bu iki grup daha pek çok içtihatta bulunmuşlardır.

6) Mesele: Kütübü’s-Sitte’nin rivayet ettiği: “Kabını, sayısını, bağını muhafaza et”[20] hadisi şerifi[21] Ebu Hanife, Şafiî ve her ikisinin ashaplarına göre şeriatın usulüne muhaliftir. Kendilerinden bahsedilen işbu fakihler şu şekilde içtihat ederler:

Yed (elde bulundurma): Mülk gibi haktır. Kendisi ancak delil ile istihkak edilir. İddia sahibinin delil getirmesi gerekir. İddia sahibinin davası delilsiz kabul edilmez. Her durumda iddia sahibine delil gerekir. Tirmizi ve İbn Hibban’ın benzerini, Beyhaki’nin ise kendisini rivayet ettiği “İddia sahibine delil, inkar konumundakine de yemin gerekir” şeklindeki meşhur hadis iddia sahibine delilin gerekliliğini açıkça belirtir. Lukata hadisi ise delilsiz bir davanın geçerli olmasını emrediyor. Bundan dolayı meşhur hadis ile amelden ve şeriat usulünü korumak için lukata hadisindeki peygamber emrini mubahlığa hamletmekten başka yol yoktur. Bu ise tevildir. Aksi halde eğer peygamber emri vucuba hamledilir ve tevile gidilmezse meşhur hadisi terk etmek gerekecektir.

Diğer taraftan Malik ve ashabı, Ahmed, Davud, Buhari ve Leys lukata hadisi ile amel eder ve şöyle içtihatta bulunurlar: Hadisi şerif gereğince lukatayı sadece özelliklerini açıklayanına vermek kıyas ve şeriat usulünün gereğidir. Çünkü özelliklerini açıklayanın oluşturduğu zan, sırf (yeminden) geri durmaktan veya iki şahidin şahadetinden hâsıl olan zandan daha kuvvetlidir. Vasıflarını beyan edenin açıklaması özellikle herhangi bir muarızı bulunmadıkça davanın doğruluğu için açık bir delildir. Kendisinden daha kuvvetli bir muarızı bulunmadıkça onu lağvetmek caiz değildir. Zaten bu ilğa usule muhaliftir.

7) Mesele: “Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra (bunu ispat için) dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkârdırlar. Tövbe edenler müstesna…” (Nisa,4) ayeti kerimesinde zinadan pâk olan kadınlara zina fuhşiyatı ile iftira atıp dört şahit getiremeyenler hakkında üç hüküm açıklanmıştır: Sopa, şahitlikten men ve fâsıklık. Tövbe edenler ise bundan istisna edilirler. İstisna ilk hüküm hakkında geçerli değildir. Çünkü Müslümanların icmâı ile sabittir ki iftira haddi tövbe ile iftira atandan düşürülmez. Haddi kabullenmek, kendisine iftira atılan kadından helallik istemek tövbenin tamamlayıcı unsurlarındandır. Tövbe ancak ikinci ve üçüncü hüküm hakkında geçerli olabilir, yani iftira atanın tövbe etmesi kabul edilmeyen şahadetini kabule, kendisine verilen fasıklık vasfını da adalete dönüştürebilir. Bu konuda iki çeşit içtihat vardır:

1) İçtihat: “ابداً/ebeden” lafzı şerifinde kelam inkıta’a uğramıştır. Bu lafz-ı şerif ayeti kerimenin muhkem olmasını teyit eder. Muhkem kelimelere ise istisna bitişmez. Şahadetin kabul edilmeyişi haddin tamamlayıcı unsurudur. Çünkü ceza olmaya elverişlidir. Şahadetin kabul edilmemesini açıklayan ikinci cümle sopayı beyan eden ilk cümleye had olması hususunda ortaktır. Ancak fasıklığı açıklayan üçüncü cümle böyle değildir. Çünkü (bu cümlede) imamlar/yöneticilere hitap yoktur. Bilakis iftira atanın bir vasfını (fasıklık) haber vermektedir. Haddin tamamlayıcısı değildir. Öncesine atfedilemez. Öncesi imamlar/yöneticilere hitap olduğundan فاجلدوا/sopa vurun ve لا تقبلوا/kabul etmeyin cümleleri inşâdır. Üçüncü cümle: “اولئك هم الفاسقون”/ işte fasıklar onlardır ise haber cümlesidir; öncesinden tamamen ayrılmıştır; müstakildir ve kelam-i ibtidâidir. İlk ve ikinci cümleden biri diğerine atfedilebilir. Her ikisi de inşâ cümlesidir ve imamlar/yöneticilere hitap olunmuştur. Buna binaen iftira atan tövbe ederse hakkındaki fısk hükmü kalkar. Kendisine fâsık denmez. Ancak şahadeti ebediyen kabul olmaz. Kâdı Şureyh, Nehai, Mekhul, Abdurrahman bin Zeyd, Ebu Hanife, Süfyan Sevri ve Iraklıların içtihatları böyledir.

2) İçtihat: “ابداً/ebeden” lafzı şerifinde kelam inkıta’a uğramamıştır. ابداً/ebeden muhkemliği göstermez. Bilakis iftira atıcı olarak bâki kaldıkça mana müfit olur. İstisna önceki kelamın tamamına döner. Ancak ilk cümleye dönmesine şer’î engel vardır. İkinci ve üçüncü cümle aynı tarzdadır. İstisnanın her ikisine dönmesi caizdir. Bunda şer’î bir engel yoktur. İstisna mahallen mecrur olup, ولا تقبلوا لهم شهادة/onların şahâdetlerini kabul etmeyin cümlesinden bedeldir. Aynı hâdise hakkında tek bir mütekellimden sadır olan bir tek kelamda vaki olan cümlelerden birini takyit edip diğerini etmemek yani Şâri’ Teâlâ’nın iftira haddi hakkındaki kelamında “ولا تقبلوا ” ve “اولئك هم الفاسقون” cümlelerinden son cümleyi istisna ile kayıtlayıp önceki cümleyi kayıtlamamak Arap lügatine muhaliftir. Ancak son cümleyi istisna ile takyit daha uygundur; daha münasiptir. Buna binaen son cümleyi takyit etmek üzerine icma’ edilmiştir. Şahitliği kabul etmemek haddin tamamlayıcı unsurlarından değildir. Öldürmek iftiraya nispetle daha büyük bir cinayet olduğu halde katilden tövbe edenlerin şahitliği ittifakla kabul olunuyorsa iftiradan tövbe edenlerin şahitliği evleviyetle kabul olur. Buna binaen iftira atan tövbekâr olursa hem kendisinin fasıklığı kalkar hem de şahitliği makbul olur. Hicazlılar, Ömer bin Abdulaziz, Tâvus, Katâde, Said bin Müseyyeb, Zühri ve Atâ’nın içtihatları böyledir. Ayrıca Hz. Ömer’ul- Fâruk’un görüşü de budur.

Netice:

İçtihat sadece kat’î delili bulunmayan şer’î bir mesele hakkında şeriat hükümlerinin delillerinden biri ile o meselenin şer’î hükmünü açıklama ihtiyacından doğmuştur. İçtihat fıkıh bablarının her birinde geçerlidir. Menâsik dedikleri ibadetler kısmında geçerli olduğu gibi hukuk dedikleri muamelât kısmında da geçerlidir. Böylece “içtihat örfe uygunluk sağlama ihtiyacından doğmuştur” sözü âmiyâne bir tabirdir. Düşünülmeden söylenmiştir. Hiçbir ilmi dayanağı yoktur ve ilim erbabı bu söze değer vermez.

………………………………………

[1] Fahru’l-İslam el- Bezdevî’nin (v.482) Usulu Fıkh’ının, Abdulaziz el-Buhari (v.730) tarafından yapılan Keşfü’l-Esrar isimli şerhi. (Çev.)

[2] İbn Hümam’ın (v.861) usulü fıkha dair et-Tahrir Fi İlmi’l- Usul el-Câmi’ Beyne Istılâhı’l-Hanefiyyeti Ve’ş-Şafiiyye adlı meşhur eseri. (Çev.)

[3] Muhibbullah bin Abdi’ş-Şekur el-Buhâri’nin (v.1119) Usulu fıkha dair eseri. (Çev.)

[4] Edepten dolayı hata yerine terk-i evla denir.

[5] Nitekim Bedir ve Tebük gazvelerinde Yüce Allah’ın birer defa ikazı meydana gelmiştir.

[6] Buhari, Hac, 81. Hac için ihrama girdiğinde bir olay üzerine efendimizin sözü: “İşimden şimdi bildiğimi (yani hacc aylarında umrenin caiz olduğunu şimdi bildiğim gibi) ihrama girerken de bilmiş olaydım, kur­bân sevketmezdim. Ve yanımda kurbanım olmasaydı, şimdi ben de sizin gibi ihramdan çıkardım”. (Sad.)

[7] Ebu Bekir el- Bâkıllâni. (Sad.)

[8] Bu bahis Sebilü’r- Reşad’ın 290. Sayısında izah edilmiştir.

[9] Tahkîk-ı menat: Nas, icma’ veya istinbat ile belirlenmiş bir illetin diğer meselelerde varlığını tespit için araştırmada bulunmaktır.

Tenkîh-ı menat: Nassın tayin etmeksizin delalet ettiği illetler arasından hükme tesiri olmayan vasıfları ayıklamak suretiyle illeti tespit etmektir. Sa’duddin et-Teftazâni, Şerhu’t-Telvih Ala’t-Tavdıh, II, 162-63 (Sad.)

[10] Mücmel: Kendisiyle kastedilen mana nazar ve teemmülle anlaşılmayıp sadece mütekelliminin açıklaması ile anlaşılabilen kelimedir. Bu sebeple mücmel kelimenin açıklanmaya ihtiyacı vardır.

[11] Bir takım insanlara ne oluyor ki Allah’ın kitabında olmayan şartları şart olarak koşuyorlar… Buhari, Buyu’, 73.

[12] Peygamberimizden bir deve satın aldım; bana şartta bulundu. Buhari, Hibe, 23.( Buhari rivayetinde “şartta bulundu” kısmı mevcut değilse de Abdulhay el-Leknevî, et-Ta’liku’l-Mumecced’inde [3/251] bu kısmıyla birlikte hadisi zikreder ve Hâkim ve diğer bazı âlimler rivayet etmiştir der. Sad.)

[13] Havarizmi, Camiu’l-Mesanid, 2/22 (Sad.)

[14] Tahavi, Şerhü Meani’l-Âsâr, 4/46 (Sad.)

[15] Buhari, Buyu,48.

[16] Devenin ve koyunun memelerini bağlamayın. Kişi (memesi bağlanmışı) aldıktan sonra iki şeyde muhayyerdir… Buhari, Buyu’, 64.

[17] Tecavüz sebebiyle ödemek demektir.

[18] Önceki makâlelerde izah edildi.

[19] Hanefilerin çoğuna göre bir sa’:1040 dirhem/3.310 kg/4.356 litredir. Mahmut Fahûri-Salahuddin Havvam, Mevsûa Vahdâtü’l-Kıyas, 269. (Sad.)

[20] Buhari, Lukata,1.

[21] Hadisi şerifin manası: “Buluntu malın kabını, sayısını, bağını, sahibi gelirse ona teslim et, gelmezse o maldan istifade et” tir.

Leave a Reply